Konu özeti

  •  
     

    Siyasal Düşünceler Tarihi I - Ders Planı

     

    Hazırlayan: Doç. Dr. Bican Şahin

    E-Posta: bican@hacettepe.edu.tr

  • 1
    Sadece 1. konuyu göster

    Siyasal Düşünceler Tarihi’ne Giriş

    En iyi siyasal örgütlenme biçimi nedir? Devletin varlığı bir zorunluluk mudur? Siyasal otoriteye itaat nasıl meşrulaştırılabilir? Adalet nedir, nasıl gerçekleştirilebilir? gibi sorulara cevap vermeye çalışan filozofların görüşlerini Antik dönem, Orta Çağ, modern dönem, neo-modern dönem ve postmodern dönem olmak üzere beşe ayırarak dersimiz kapsamında ele alacağız. Antik dönem siyasal yapılanmasının merkezinde polis bulunmaktadır. Doğal kabul edilen siyasal yaşamda erdem birincil idealdir. Orta Çağ yapılanmasının temelini ise feodalitenin oluşturduğu görülmektedir. Bu dönemde siyasal vurgu imanlı yaşama kayarak teolojik yorumlar yapılmaktadır. Modern dönemde ise merkezi ulus devletlerin yükselişine tanık olmaktayız. Hayatı ve toplumu bilimsel yöntemlerle anlamak önem kazanır. Güvenlik, özgürlük, mülkiyet, temsili demokrasi gibi konular modern siyasetin ana başlıklarını oluşturular. Ders boyunca tarihsel gelişmeleri ele alarak fikirlerin doğdukları atmosferi yansıtmaya gayret edeceğiz. Bununla birlikte temel vurgumuz felsefi argümanlar üzerinde olacak ve düşünürlerin evrensel yönlerini sunmaya çalışacağız.


  • 2
    Sadece 2. konuyu göster

    Eski Yunan’da Siyasal-Sosyal-Kurumsal Yapı, Yöntem ve Teoriye Dair

    Eski Yunanlıların siyasal örgütlenmeleri, bugünün modern dünyasından farklı olarak ulus-devlete değil polis (şehir devleti) düzenine dayanmaktaydı. Savaş ittifakları bir yana, birden fazla polisi içine alan bir devlet kavramına sahip değillerdi. Bu topraklar polisin merkezi ile çevre köyleri kapsayan bir alandan oluşmaktaydı. Halk polis merkezini çevreleyen bu tarım arazilerinde gün boyu çalışır, akşamları da güvenlik gerekçesiyle polise geri dönerdi. Emlak, poliste vatandaşlık bağının kaynağıydı. Fakat vatandaşların hayatının özü bu araziler üzerinde gösterdikleri faaliyetler değil; siyasal, yargısal, askeri, dini alanlarda üstlendikleri rollerdi. Antik Yunan’ın siyasal yapısı Sparta ve Atina karşılaştırması üzerinden yapılabilir. Bu karşılaştırmada Sparta sert bir hiyerarşik yapılanmaya sahip savaşçı bir halk olarak resmedilirken, Atina'nın daha demokratik ve eşitlikçi bir siyasal yapıya sahip olduğu belirtilir. Felsefi gelişmelerin daha çok Atina geleneğinden çıkması da bu açıdan tesadüfi değildir.


  • 3
    Sadece 3. konuyu göster

    Eski Yunan Siyaset Felsefesi: Materyalist ve İdealist Felsefe, Sofistler ve Sokrates

    Yunanlıların ilgilerini soyut düşünceye, felsefeye yöneltmeleri dönem tarihi açısından kritik bir önem taşımaktadır. Bu yönelişte, o zamana kadarki uygarlıkların hep pratik düşünüşle ayakta kalması ve belli bir birikim sağlaması, Yunan mitolojik dininin soyut düşünceyi kışkırtması, nüfus olarak küçük olan polis düzeninin devamlı bir bürokratik elite ihtiyaç yaratmayarak elitlere boş zaman ayırması ve kölelik kurumunun, Yunan vatandaşlarının temel ihtiyaçlarını karşılayarak onlara sanata, müziğe ve felsefeye ayırabilecekleri vakit bırakmasının etkili olduğu düşünülebilir.

    İonia felsefesinin ilk düşünürleri olan Thales, Anaksimandros, Anaksimenes ve Heraklitos gibi düşünürler her şeyden önce, “varlık evreninin aslı nedir?” sorusuna cevap aramışlardır. Daha sonra İonia doğa felsefesinin materyalist bakış açısına karşı, Pythagorasçılık “idealist", "dini” temelli bir bakış açısı getirdi. Öte yandan Napoli’nin güneyinde bir Yunan polisi olan Elea’da doğan felsefe akımı da İonia’dan farklı olarak, olayları gözlemle değil, sırf akılla, mantıkla kavramaya girişerek “mantıksal felsefe”nin kurucusu oldu. Nihayet sofistler kuramsal bilgiye ulaşmak yerine insan mutluluğu için kullanılabilecek pratik bilgiye ulaşmaya çalıştılar. Bu dönemin en önemli düşünürü, metafizik yaklaşımı akli öncüllerle eleştiriye tabi tutan Sokrates’dir. Sokrates siyaset felsefesinin de kurucusu olarak kabul edilir.


  • 4
    Sadece 4. konuyu göster

    Eski Yunan Siyaset Felsefesi: Platon I

    Platon’un bilgi kuramı, bilginin ve kesinliğin var olduğunu ve aslında bir şeylerin bilgisine sahip olmanın buna “kesinlik”le sahip olmak anlamına geldiğini kabul eder. Platon’un bilgi kuramı ile şüphecilik arasındaki radikal anlaşmazlıklara rağmen, aralarında önemli ortak bir noktanın varlığı da belirtilmelidir. Bu nokta, duyular aracılığıyla algılananlara ilişkindir. Kuşkucular gibi Platon da duyuların kesinliği sağlayamayacağına inanır. Bu sebeple Platon, varlıkları görünenler dünyası ile idealar dünyası olarak ikiye ayırır. “Form” ve “idea”, Platon’un felsefesinde bilginin nesnesi hakkında kullanılan sözcüklerdir. Platon bu gerçek bilginin “form”larını “mutlak bir güzel, mutlak bir iyi vardır; kendilerine ‘birçok’ teriminin atfedildiği diğer şeylerin de bir mutlak olanı vardır; nitekim onlar da herbirinin özü olarak adlandırılabilecek olan bir idea altında toplanabilirler” sözleri ile açıklamaktadır. Bu nedenle bizler formun, kendilerine aynı ismi atfettiğimiz birçok şeye karşılık gelen bir ideal olduğu anlamını çıkarabiliriz. Formların diğer bir ayırt edici özelliği, herhangi bir değişiklikten bağımsız olmalarıdır. Zaten kusursuz oldukları için herhangi bir değişikliğe uğramaları, esas itibarıyla çözülmeye doğru bir hareket anlamına gelir. Öğrenme tecrübeye değil anımsamaya dayanır. Gerçek bilgi ruhumuzda vardır, önemli olan o bilgiyi açığa çıkarma yöntemidir. Eğitim de zaten idealar dünyasını keşfetmemizi sağlayan yöntemin eğitimidir.


  • 5
    Sadece 5. konuyu göster

    Eski Yunan Siyaset Felsefesi: Platon II

    Platon’un epistemolojik görüşleri gibi etik üzerine görüşleri de onun ruhun doğasına dair bakışı ile şekillenmiştir. Devlet adlı kitabında Platon, insan ruhunu üç kısma ayırmaktadır: Rasyonel, yürekli ve iştahsal kısım. Ruhun her bir kısmına karşılık gelen üç farklı erdem söz konusudur. Rasyonel kısmın erdemi bilgelik olup bilginin gerçek nesnesi olan evrensellerin bilgisi ile ilgilidir. Diğer yanda kişiye neden korkması ve neden korkmamasını öğreten cesaret, ruhun yürekli kısmına ait erdemi oluşturmaktadır. Son olarak ölçülülük ise ruhun iştahsal kısmının erdemini oluşturmaktadır. Platon, ruhun iyi ve kötü olarak iki kısmı olduğunu düşünür. İyi olan kısmın kötü olan üzerinde üstünlük kurması halinde birey ölçülü olmaktadır. Adalet ise ruhun bu farklı bölümleri arasındaki uyumdur. Platon için adalet, diğer tüm erdemlerin varlığı için mutlak koşul ve neden durumundadır.

    Platon’un insan ruhu üzerine görüşleri, kendisinin siyaset felsefesini şekillendirmektedir. Platon, polis içerisinde üç belirgin sınıfın olduğunu düşünür: bilgeler, yiğitler ve arzulular (hırslılar). Platon’a göre insan ruhunda olduğu gibi poliste de var olan üç sınıfla ilişkili olarak dört tane erdem vardır: bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalet. Adalet tıpkı ruhta olduğu gibi polis içinde de hiyerarşik açıdan üst basamakta olup diğer üç sınıf arasında uyumlu bir düzeni ifade etmektedir.  Ancak Platon Devlet'te geliştirdiği bu ideal düzeni Devlet Adamı veYasalar adlı yapıtlarında, daha gerçekçi bir polis düzeni lehine revize edecektir.


  • 6
    Sadece 6. konuyu göster

    Eski Yunan Siyaset Felsefesi: Aristoteles I

    Aristoteles’in Platon’u izleyerek kesinlikle bilinebilecek hiçbir gerçek şeyin var olmadığı yönündeki şüpheci iddiayı reddettiği söylenebilir. Ama Aristoteles, Platon’dan farklı olarak duyularla edinilen deneyimin dünyevi gerçekliğinden daha üstün olan ayrı bir varoluş alanını reddeder. Yalnızca Formlara başvurarak sürekli değişime konu olan dünyanın açıklanabileceği düşünülmemelidir. Böylece madde-form ikiliğini kaldırır.  Aristoteles’in “varlık”ı belirtmede kullandığı sözcük “töz”dür.


  • 7
    Sadece 7. konuyu göster

    Eski Yunan Siyaset Felsefesi: Aristoteles II

    Aristoteles’e göre, doğadaki her varlık belli bir amaca dönük olarak değişim ve gelişim gösterir. Ona göre, “yapılanların amacı olarak mutluluk, kendisi amaç ve kendine yeter bir şeydir.” Mutluluk insan ruhunun erdemlere uygun olarak yaşamasıyla mümkündür. Bu ahlakın konusudur. İnsanın mutluluğu hiç şüphesiz toplum içinde gerçekleşecektir. Toplumun insan mutluluğunu temin edecek şekilde düzenlenmesi de en yüce pratik bilim olan politikanın işidir. Diğer tüm bilimler politika bilimine tabidir ve ona yardımcı olma amacını taşırlar.

     


  • 8
    Sadece 8. konuyu göster

    Roma’da Siyasal-Sosyal-Kurumsal Yapı, Yöntem ve Teoriye Dair

    İ.Ö. İkinci Yüzyıl’da Eski Yunan Medeniyeti’nin Roma egemenliği altına girmesi ile polis düzeni ortadan kalkmaya başlamış ve onun yerine Roma’nın bürokratik imparatorluk düzeni yerleşmeye başlamıştır. Roma’da felsefe de bu geniş bürokratik yapının ihtiyaçlarına göre şekillenmeye başlamıştır. Uluslararası sorunları çözebilmek ve yoğun idari faaliyetleri yürütmek için felsefenin yerine pratik bir bilim olan hukuk gelişmiştir.


  • 9
    Sadece 9. konuyu göster

    Roma Siyasal Düşüncesi: Çiçero, Polybius ve Seneca

    Roma’nın siyasal dönüşümü Polybius, Çiçero ve Seneca üzerinden okunabilir. Bu yazarlardan ilki Polybius Roma’nın Cumhuriyet dönemi yazarlarındandır. Eserleri Roma’nın cumhuriyetçi ilkelerinin idealize edilmiş bir görüntüsünü verir ve dönemin siyasal ruhunu olduğu gibi aktarır. İkinci yazarımız Çiçero, Cumhuriyet döneminin çoktan ölmüş ilkeleri için canını ortaya koyarak savaş veren son düşünür ve devlet adamıdır. Onun fikirleri ve hayat mücadelesi Roma’nın Cumhuriyet döneminden İmparatorluk dönemine geçiş sürecinin bir ürünüdür. Çiçero’yu incelemek Roma’yı anlama çabasının önemli bir durağıdır. Son olarak Seneca cumhuriyetçi ilkeler için verilen mücadelenin kaybedildiği ve imparatorluğun bir kader olarak kabul edildiği dönemin en önemli düşünürü ve devlet adamıdır. Seneca, elitlerin içine düştükleri özgürlük probleminin sözcüsü olmuştur. İmparatorun sonsuz otoritesinin altında ezilenlere düşünürler ahlaklı ve onurlu bir yaşamın yollarını göstermeye çalışmaktadırlar. Genel olarak bakıldığında bu yazarlar önemlerini özgün fikirlerinden değil ama daha çok, yaşadıkları dönemin karakteristik özelliklerini hem yaşamlarında hem de yazılarında sergiliyor olmalarından elde etmektedirler.


  • 10
    Sadece 10. konuyu göster

    Orta Çağ'da Siyasal-Sosyal-Kurumsal Yapı, Yöntem ve Teoriye Dair

    Avrupa’da Roma’nın yıkılmasından sonra merkezi bir siyasal güç kalmamıştır. Bu dönemde merkezi tek güç Kilise'dir. Kilise otoritesini doğrudan Tanrı’dan aldığını iddia etmiş ve Tanrı tarafından otoritenin Aziz Paul’e verildiğine inanılmıştır. Bütün iktidarın Tanrı’dan geldiği iddiası Kilise'nin bütün dünyevi güçleri kendisine bağlamasına yetmiş ve böylece teokratik devlet düzeni ortaya çıkmıştır. Kilise'nin bu evrenselliğinin karşısında ise siyasal yapı olarak feodalizmin yükseldiği görülmektedir. Sınırlı bir toprak parçasında ve kapalı bir ekonomiye sahip olan feodal beylerin, diğer feodal otoritelerle aralarında gevşek bir hiyerarşik yapılanmanın ortaya çıktığı görülmektedir. Her bölgenin kendi hukukunu işlettiği bu dönemde hukuk sistemi hiyerarşik bir “statü” sistemine dayanmaktaydı. XI. Yüzyıl sonrasında ticaretin canlanmasıyla birlikte içine kapalı tarımsal üretimden ticarete dönük tarımsal üretime doğru bir dönüşüm başlamıştır. Tarımdaki bu gelişmeye paralel olarak, Avrupa’da hiçbir yere bağlı olmayan ve şehirler arasında dolaşarak ticaret yapan bir “serüvenci tüccarlar” sınıfı doğmuştur. XV. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da hümanizm akımıyla birlikte Rönesans’ın doğuşuna şahit oluyoruz. İşte, klasik çağların (eski Yunan ve Roma) bu dünyada siyasi, ekonomik ve sanatsal başarıyı hedefleyen insan tipi, Rönesans’ın hümanizm akımıyla birlikte, Avrupa’da yeniden doğmuştur. Bunun yanında Reform hareketleri Kilise'nin otoritesini sarsmıştır. Tüm bu gelişmelerle çöken feodal düzen yerini merkezi krallıklara bırakmıştır.


  • 11
    Sadece 11. konuyu göster

    Orta Çağ Siyasal Düşüncesi: Aziz Augustine

    Roma siyasal yapısının çökmesi ile ortaya çıkan boşluğu dolduran Kilise’nin ideolojik görüşlerini Aziz Augustine oluşturmuştur. Onun fikirleri yaklaşık Beşinci Yüzyıl’dan On Üçüncü Yüzyıl’a kadar Kilise'nin dogması olarak kabul edilmiştir. Augustine’nin “iki sevgi” ve “iki şehir” doktrinleri bu dogmaların oluşmasında önemlidir. Aziz Augustine’e göre iki tür sevgi vardır: Tanrı sevgisi (love of God) ve öz-sevgi (self-love). Bunlardan ilki doğru olan sevgi türüdür. İnsanlar, sevgilerini, kendileri de dahil olmak üzere dünyevi, gelip geçici şeyler üzerine değil Tanrı’ya yöneltmelidirler. İncil’de belirtildiği gibi insanlar cennette huzur içinde yaşamakta iken yasak meyveyi yiyerek Tanrı’nın emirlerine karşı gelmiş ve dünyada çile çekmek üzere cennetten kovulmuşlardır. Dolayısıyla Tanrı’nın bağışına mazhar olabilmek için insanlar kendilerini Tanrı’ya adamalıdırlar. Augustine cennet bahçesi düşüncesini siyasal düşüncesinin temeline koyar. Ona göre Antik Yunan ve Roma’nın kişisel başarıları, şanı ve şerefleri yücelten dünyevi yaklaşımları kibrin, kıskançlığın, kendini beğenmişliğin göstergesidir. Bu olsa olsa kişiler ve toplumlar arasında rekabete ve çatışmaya yol açacaktır. İradeli yaşamı önemseyen Augustine, Hıristiyanlığı ve siyasal düşünceyi uzlaştırabilmek için “Tanrı şehri” ve “dünyevi şehir” arasında ayrım yapar. Tanrı sevgisi ile kurulmuş Tanrı şehri nihai hedeftir. Dünyevi şehir ise bozulmaya mahkumdur ama Tanrı şehrine ulaşılıncaya kadar katlanılması gereken bir yerdir. Yapılması gereken Tanrı sevgisine uygun şekilde yaşayarak bu dünyanın hırslarından uzak durmaktır. Augustine’de siyasal topluluğun doğal kabul edilmemesi önemlidir.


  • 12
    Sadece 12. konuyu göster

    Orta Çağ Siyasal Düşüncesi: Farabi ve İbn-i Rüşd

    Dini, felsefe ile uzlaştırma ya da vahyi akıl ile birleştirme çabaları Orta Çağ Hıristiyan dünyasından önce Orta Çağ İslam dünyasında On İkinci ve On Üçüncü Yüzyıllarda ortaya çıkmıştı. Şeriat ile beşeri hukuku uzlaştırma veya ilahiyat içinde siyasete yer bulma sorunları bütün İslam ve Arap dünyasının filozof ve ilahiyatçılarının temel uğraşı olmuştu. Bu dönemde filozoflar Kuran’ın yanında Platon’u, Aristoteles’i, yeni Platoncular’ı ve Roma felsefesi geleneğinden önemli düşünürleri okuyup yorumladılar. Yaklaşık beş asır süren bu İslam felsefi gelişimi Farabi’nin yeni Platonculuğu İslam dünyasında kurması ile olgunlaşmış ve İbn-i Rüşd ile doruk noktasına ulaşmıştır. Daha çok eklektik bir görüntü veren bu düşünürler, Antik felsefenin Tanrı’yı evrenin merkezine almadan yaptıkları açıklamalarla İslam’ın ilkeleri arasında bir uzlaşı aramışlardır. Özellikle İbn-i Rüşd’ün Aristoteles üzerine yaptığı yorumlar Avrupa’da çok tanınmış ve Avrupa’nın tekrar Antik eserlerle tanışmasında önemli bir rol oynamıştır.


  • 13
    Sadece 13. konuyu göster

    Orta Çağ Siyasal Düşüncesi: Aquinumlu Thomas

    Aristoteles ve Hıristiyanlığa ait fikirleri sentezleyen Thomas, dünyevi hükümetler için bağımsız bir otoriteye izin veren yeni bir Hıristiyan siyasal düşünüş tarzı geliştirdi. Skolastiğin ilk döneminde “anlamak, kavramak için inanıyorum” anlayışı hakimdi ve bu vahyedilmiş doğruları inanarak kabul etmek ve sonra da bunları akılla kavramak anlamına geliyordu. Thomas ise bu anlayışa karşı çıkarak dini doğrular ile aklın iki ayrı bilgi kaynağı olduğunu ileri sürerek akıl ile vahyi uzlaştırmaya çalışmıştır. Bu doktrini ile de Augustine’den sonra Kilise’nin resmi dogması haline gelmiştir. Thomas’ın ahlak öğretisi akılcıdır. İnsanların ilk günaha rağmen, gerçekliği bilme ve erdemi uygulama yeteneğine sahip olacak şekilde akıllarını kullanmaya devam edebilecekleri iddia edilmiştir. Thomas, aynı zamanda doğal hukuk düşüncesini, doğası gereği siyasal ve toplumsal bir varlık olan insan düşüncesi ile birleştirerek ahlaki yaşam ve devlet arasında ilişki kurar ve aile, devlet gibi kurumların da doğal olduğunu savunur. Thomas böylece kapanmakta olan Orta Çağ'a dair temaları yeniden yorumlayarak Modern Çağ'a aktarılabilir pek çok kavram ve tartışma konusu bırakmıştır.


  • 14
    Sadece 14. konuyu göster

    Orta Çağ Siyasal Düşüncesi: Dante ve Marsilius

    Dante ve Marsilius Kilise'nin ve ruhban sınıfının düşünce ve yönetim üzerindeki denetimini kesin olarak reddetmişler ve iki otoriteyi birbirinden ayıran modern siyaset felsefesinin gelişimini hızlandırmışlardır. Böylece siyasal iktidarı dünyevileşerek onu toplumsal bir öze ve dinden bağımsız bir arka plana kavuşturmuşlardır. Dante’ye göre insanlık tek bir çatı altında toplanmadıkça gerçek ve kalıcı bir barış sağlanamaz. Ona göre evrensel (kozmik) yasalarla toplumsal yasalar aynı öze sahiptir. Bu akıl yürütme ise toplumun siyasal iktidar şeklinde örgütlenmesinin temellendirilmesini oldukça kolaylaştırır. Toplumun amacı barış olmalıdır. Barışın sağlanması ise tek bir dünyevi iktidarın varlığına bağlıdır. Dante’ye benzer şekilde Marsilius da barışı temel hedef olarak gösterir ve Kilise'nin iktidarının siyasal iktidar içinde eritilmedikçe barışın sağlanamayacağını iddia eder. Genel olarak bakıldığında bu iki yazar Orta Çağ siyasal birliğinin sona erdiğini ilan etmektedirler.