Konu özeti

  •  
     

    Siyasal Düşünceler Tarihi II

    Hazırlayan: Doç. Dr. Bican Şahin

    E-Posta: bican@hacettepe.edu.tr

  • 1
    Sadece 1. konuyu göster

    Modern Dönemde Siyasal-Sosyal-Kurumsal Yapı, Yöntem ve Teoriye Dair

    Antik Yunan ve Roma’da insanın doğası gereği sosyal bir varlık olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. Polis biyolojik ve psikolojik ihtiyaçların bir uzantısı olan aile hayatının gelişmesi ile ortaya çıkan doğal bir sosyal kurumdur. Modern dönemde ise insanların toplum halinde yaşamayı rasyonel bir tercih olarak gördükleri sosyal sözleşme teorileri ortaya çıkmıştır. Modern siyaset toplumsal hayatın insanların doğadaki hiyerarşik yaşamına bağlı olarak erdemli hayatı takip ettikleri ve etik ile siyaset arasında doğrudan bağların kurulduğu bir dönem değildir. Bu dönüşüm ilk olarak Aziz Augustine’in düşüncesinde devletin, antiklerin düşüncesindeki gibi insanların erdemli kılınmasına ve böylelikle mutluluğa ulaşabilmelerine hizmet eden bir kurumdan ziyade onların nefislerine yenik düşerek birbirlerine zulüm etmelerini engellemenin bir aracı olarak görülmesi ile başladı. Ancak asıl dönüşüm, Machiavelli’nin etik ile siyaseti birbirinden tamamen ayırarak hükümdara yapay bir oluşum olan devleti kurmak için cifte standartlı bir ahlak anlayışını uygun görmesi ile gerçekleşti. Daha sonra Hobbes ve Locke’da “doğa durumunu” toplum lehine bozan rasyonel bireyleri görmekteyiz. Bu dönüşümde skolastik dönemin uyum ve bütünlük içindeki kozmoloji anlayışının bilimsel devrimler ve özellikle Newtoncu paradigma ile parçalandığını görmekteyiz. Newton ile birlikte evreni, merkezi dünya olan ve kendi içinde amaçlı bir bütünlük olarak değil ama evrensel yasalara göre işleyen, mekanik ve akli olarak anlaşılabilir bir inceleme alanı olarak görmeye başladık. Sonuç olarak modern siyaset paradigması doğa durumunda insanları çatışma içinde gösterir ve toplumsal ve siyasal hayata bu çatışmayı en aza indirecek bir oluşum gözü ile bakar.


  • 2
    Sadece 2. konuyu göster

    Modern Dönemde Siyasal Değişim: Niccolo Machiavelli

    Machiavelli, siyaset felsefesini, Antik dönemin teleolojik bağlamından ve Orta Çağ düşüncesinin aşkın, akıl-üstü yapısından bağımsızlaştırarak onu ilk kez “gerçekçi” temellerde yorumlayan isim olarak ün kazanmıştır. Klasik siyasal ahlak öğretilerini reddeden Machiaveli hükümdara ülkeyi birlik içinde tutabilmek için gerektiğinde hile yapmayı gerektiğinde ise zor kullanmayı tavsiye eder. Böylece yönetici elitlere çifte standartlı bir ahlak anlayışını uygun görür. Modern devletlerin doğal değil yapay kurumlar olduğunu gören Machiavelli, ilk kez, siyaset ve ahlak alanlarını birbirinden ayırarak, siyasete özerklik kazandırmıştır. Böylece bir yandan seküler bir hukuksal çerçeve geliştirmiş, diğer yandan “olması gereken”i değil, “olan”ı inceleyerek siyaset çalışmalarına bilimsel bir temel kazandırmıştır.


  • 3
    Sadece 3. konuyu göster

    Modern Dönemde Dinsel Değişim: Luther ve Calvin

    Luther ve Calvin bireyin Kilise ve onun meşruiyet sağladığı devlet iktidarına koşulsuz biat etmesini sağlayan Thomistik düşünceye meydan okuyarak modern düşüncenin temel fikirlerinden biri olan “bireycilik” düşüncesinin dinsel temellerini atmışlardır. Luther, yayınladığı 95 tez ile Kilise'nin hiyerarşik yapılanmasını ve Papa’nın dini konulardaki mutlak otoritesini eleştirmiştir. Tanrı’nın günahkârlar arasında barış ve düzeni sağlasın diye dünyevi gücün sembolü olarak kılıcı laik yöneticilere verdiğini kabul eden Luther, daha önce hiç olmadığı kadar seküler otoritenin elini güçlendirmiştir. Fakat, Calvin’de Luther’de olduğu gibi devlet sadece bireyin dünyevi yaşamı ile ilgili olmayıp, vatandaşların Hıristiyanlık inancına uygun bir hayat sürmeye zorlanmasının da bir aracıdır. Bu sebeple Calvin’in sert bir teokrasi yanlısı olduğu görülmektedir. Reform hareketlerinin en çarpıcı sonucu evrensel Roma Kilisesi’nin parçalanması olmuştur. Bu sayede ulusal kiliseler kurularak, laik ulusal devletlerin temelleri atılmıştır.


  • 4
    Sadece 4. konuyu göster

    Modern Dönemde Bilimsel Dönüşüm: Kopernik, Bacon, Descartes ve Newton

    Astronomide gerçekleştirilen bilimsel devrimler Orta Çağ Hıristiyan kozmolojisini dönüştürmüştür. Kopernik evrenin dünya merkezli değil de güneş merkezli olduğunu ileri sürmüş, ardından Newton matematiksel formüllerle yer çekimi kanununu ve hareket yasalarını keşfederek Kopernik ve Kepler’in bulgularını kesin bir şekilde doğrulamış ve geliştirmiştir. Bu nedenle dünyayı merkeze alan ve Tanrı’yı en yükseğe koyarak evreni hiyerarşik bir düzen içinde açıklayan Hıristiyan kozmolojisi yerine evrenin genel-geçer kanunlar kapsamında işleyen mekanik bir düzen olduğu anlayışı yerleşmiştir. Şüphesiz bu anlayış değişikliğinin siyasal ve sosyal sonuçları olmuştur. Bacon ve Descartes’in sözcülüğünü yaptığı yeni dünya görüşü doğayı ve insanın bu dünyadaki rolünü “mistik” ve teleolojik bir şekilde açıklayan tüm açıklamaları bir kenara itmiştir. Bunun yerine, insan aklı ve bilimsel yöntemlerle doğaya toplum yararına hakim olacağımız yeni bir vizyon getirmişlerdir. Öyle ki, Descartes’in insanı merkeze alan bilgi felsefesi bütün bilgiye birkaç temel doğru önermeden ulaşabileceğimizi ileri sürmüştür. Böylece bilimsel devrimler sonucunda insanın dünyayı ve toplumsal hayatı algılayışı bütüncül bir şekilde değişmiştir.


  • 5
    Sadece 5. konuyu göster

    Sosyal Sözleşme Teorileri I: Thomas Hobbes

    Hobbes çağının mekanik dünya görüşüne uygun olarak, kompleks insan eylemlerinin o eylemleri meydana getiren daha basit parçaların, eylemlerin anlaşılması ile açıklanabileceğini düşünmektedir. İnsanın sosyal davranışının temel ilkelerini açıklayan disiplin ise siyaset teorisidir. Bu bakış açısı materyalisttir. Mutluluğu elde etme doğrultusunda insanoğlunun ihtiyacı olan erdem değil güçtür. Böyle bir doğaya sahip olan insan, amaçlı bir varlık değil ama çevresindeki etkilere tepkiler veren bir otomattır. Hobbes, siyaset teorisine bir “doğa durumu” tasviri ile başlar. Doğa durumu her bireyin bir diğerine karşı tehlike oluşturduğu bir “savaş durumudur”. İnsanlar doğa durumundan çıkmak için aklın kanunlarını izlerler. Aklın kanunları üç tanedir. Birinci kanun herkesin barış istediği inancıdır. İkinci kanun barışı elde etmek için özgürlüklerin bir kısmından feragat etme gerekliliğidir. Üçüncü kanun verilen sözlerin, yapılan anlaşmaların tutulması zorunluluğudur. Ancak insanlar bu ilkeleri kendi başlarına yapamazlar, sivil toplumun -commonwealth- oluşturulabilmesi için, mutlak egemen devlete –Leviathan- ihtiyaç vardır.


  • 6
    Sadece 6. konuyu göster

    Sosyal Sözleşme Teorileri II: John Locke

    John Locke emprisist bir düşünürdür. Locke’a göre insan doğduğunda aklı boş bir levha (tabula rasa) gibidir. İnsanlar yaşlandıkça tecrübelerini bu levhaya kaydederler. Dolayısıyla Locke’a göre, Platon’un düşüncesindeki gibi insanların zihninde her zaman var olan idealar yoktur. Locke’a göre, Hobbes'un düşüncesine benzer bir şekilde, insanlar ilk önce doğa durumunda yaşamaktaydılar. Ama Hobbes’tan farklı olarak Locke'da doğa durumu genellikle barışçıl bir ortamdır. Locke insanların doğuştan gelen devredilemez doğal haklara sahip olduğunu ileri sürmektedir. Bu haklar hayat, hürriyet ve mülkiyet haklarıdır. Herkesin bu hakları savunma hakkı vardır. Ancak gerek daha etkin bir savunma için gerekse ölçülü bir ceza mekanizması için insanlar sosyal sözleşme aracılığıyla kendilerini savunma haklarından vazgeçerek bu yetkileri önce sivil topluma sonra da devlete aktarırlar. Bu sayede barışçıl düzen istikrarlı hale getirilebilir. Devletin amacı bu doğal hakları korumaktan başka bir şey değildir. Seküler ve sınırlı -anayasal- bir devlet teorisi geliştiren Locke, demokratik modern devlet anlayışının da temellerini atmıştır.


  • 7
    Sadece 7. konuyu göster

    Sosyal Sözleşme Teorileri III: Jean Jacques Rousseau

    Rousseau'nun düşüncesi Aydınlanma Çağı’nın akıl vurgusuna karşı bir tepkinin ürünüdür. Ona göre insan doğal halinde, akıl temelinde eylemde bulunan bir varlık olmayıp daha ziyade içgüdüleri ve duyguları ile hareket eden bir varlıktır. Rousseau’nun düşüncesinde doğa durumu henüz insanların sosyalleşmediği, aile kurumunun ortaya çıkmadığı, sanatların ve bilimlerin doğmadığı bir duruma karşılık gelir. Doğa durumunda insanı hayvandan ayıran iki özelliği vardır: Özgürce seçim yapma ve gelişme yetisi. Bu iki özelliği insanı doğa durumundan çıkartarak aileye ve toplumsal hayata sokar. Özel mülkiyet kurumunu geliştirir. Özel mülkiyet kurumu ile birlikte doğal kaynakların bazı insanların elinde eşitsiz bir şekilde birikmesi bir insanı karnını doyurabilmek için başka bir insana muhtaç hale getirmiş; doğmakta olan toplumda kesin çizgilerle ayrılan iki sınıfı ortaya çıkarmıştır. İnsanların kazanabilmeyi ümit edebilecekleri tek şey medeni toplumda var olabilecek sivil özgürlüktür. Bu özgürlük ancak yalancı sözleşme niteliğindeki yapının geride bırakılması ve yeni bir toplumsal sözleşme ile gerçekleştirilebilecektir. Böylesi bir paradoksa karşı Rousseau’nun sözleşmesinde getirdiği çözüm ise topluma katılan her bireyin, kendisini tüm hakları ile birlikte toplumun tümüne bağlamasıdır. Bu sözleşme ile birlikte halk kolektif bir kimlikle birleşerek egemen otorite olan “genel irade”ye bağlanmış olacaktır. Cumhuriyetçi bir teori kuran Rousseau egemenliğin halktan kaynaklandığını ve bu otoriteyi halk adına yürütme erkinin kullandığını ilan eder.


  • 8
    Sadece 8. konuyu göster

    Neo-Modern Meydan Okuma I: David Hume ve Adam Smith’in Düşüncesi

    Aydınlanma geleneğinin Baconcu rasyonalist tutumundan bir başka farklılaşma da İskoç Aydınlanması geleneğidir. Bu geleneğin en önde gelen iki ismi Hume ve Smith modern toplumların evrimsel bir süreçte ortaya çıkan toplumsal pratikler sonucu geliştiğini ileri sürerek rasyonalist açıklamalardan belirgin şekilde ayrılmışlardır. Bu bakımdan öncelikle Hume klasik nedensellik bağının kurulabilmesini insanın rasyonel kapasitesine değil de onun alışkanlık yeteneğine bağlar. İki olayın ard arda gelerek sürekli aynı sonuca varması neticesinde ulaştığımız nedensellik ilişkisi, rasyonel gözlem yeteneğimizin değil alışkanlıklarımızın bir ürünüdür. Benzer şekilde toplumsal genel geçer kuralların ortaya çıkması da insanların alışkanlıklarına ve çevresel kısıtlamalara dayanır. Örneğin özel mülkiyet kurumunun varlığı hem doğal kaynakların sınırlı oluşuna hem de insanların özel mülkiyet diye bir kavramı tarihsel süreç içinde alışkanlık sonucunda kabul etmelerine bağlıdır. Bu yaklaşımı kabul ederek geliştiren Smith de toplumsal ahlak kurallarının kökenini “akıl”da değil tarihsel süreç içinde gelişen ahlaki duygularda arar. Ayrıca Smith özel mülkiyete dayalı işbölümünün modern toplumların zenginliklerinin temelini oluşturduğunu iddia etmesi nedeniyle modern iktisadın da kurucusu sayılır. Ona göre de, piyasalar rasyonel bir tasarımın sonucu değil ama öngörülemeyen ve niyetlenilmemiş pek çok toplumsal sürecin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu iki düşünür de liberalizmin sosyal ve ekonomik teorisini geliştirerek anayasal devletin savunuculuğunu yapmışlardır.


  • 9
    Sadece 9. konuyu göster

    Neo-Modern Meydan Okuma II: Edmund Burke ve Immanuel Kant’ın Düşüncesi

    Aydınlanma geleneğinin rasyonel ilkelere ve soyut ön kabullere dayalı olarak toplumu yeniden şekillendirme taleplerine en sert tepki Burke’ten gelmiştir. Burke, soyut akıl yürütmeye veya deneysel bilgiye dayalı olarak toplumun yeniden tasarlanamayacağını düşünür. Toplumun üzerinde yükseldiği toplumsal konvansiyonlar uzun tecrübelerin sonucunda ortaya çıkmışlardır. Onlara rasyonalizm veya bilim temelinde müdahalelerde bulunmak öngörülemeyecek maliyetlere yol açabilir. Rasyonalist sosyal sözleşme teorilerini de reddeden Burke için, “sosyal sözleşme zaman içerisinde ortaya çıkar ve bir kültürün önemli olaylarını ve geleneklerini, geçmişi, bugünü ve yarını ile birbirine bağlar”. Bu açıdan organik bir toplum anlayışını benimseyen Burke muhafazakârlığın da kurucusu sayılır. Kant’ın Aydınlanma geleneği ile olan ilişkisi daha karmaşıktır. Öncelikle insanın aklını kullanmaya cesaret etmesini insanın kendi kabahati ile düşmüş olduğu ergin olamama durumundan kurtulması olarak yorumlayan Kant, sonraki yazılarında aklın sınırlılıkları üzerinde durur ve metafizik bilginin imkanlarını sorgular. Kant, insanın evrensel bir kural olmasını arzu edeceği ilkelere göre hareket etmesini salık verir. Bu “Kategorik Emperatif”tir. Böylece insan kendi koyduğu kurallara göre yaşayabilen özgür bir varlık olacaktır.


  • 10
    Sadece 10. konuyu göster

    Faydacılık: John Stuart Mill

    J. S. Mill en önemli faydacı bireyci yazarlardan biridir. Ona göre her birey kendi benzersiz doğasını geliştirerek mutluluğa erişebilmek için tercih etme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Bu açıdan dış müdahaleden bağışık olma anlamında özgürlük birincil siyasal idealdir. Bu bağlamda bir bireyin eylemlerine müdahalede bulunulmasının yegâne meşru nedeni onun diğer bireylere zarar vermesini önlemektir. Mill, ifade özgürlüğünün de en önemli savunucularından biri olmuştur. Mill aynı zamanda revizyonist bir faydacıdır. En fazla sayıda kişinin en fazla mutluluğunu hedefleyen klasik faydacı argümanlara negatif özgürlük temelinde sınırlandırmalar getiren Mill, yine de faydayı ahlaki meselelerde nihai karar verici olarak kabul etmiştir. Bunların yanında Mill temsili demokrasileri savunmuş ve anayasal yönetimleri desteklemiştir. Yine de “cahil halk”ın diktatörlüğünden korkan Mill, seçme-seçilme hakları konusunda elitist sınırlamaları savunmuştur.


  • 11
    Sadece 11. konuyu göster

    Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm: St. Simon, Fourier, Owen ve Marx

    Bu bölümde, gelişen sanayi kapitalizminin  ve beraberindeki sosyal değişimin eleştirisi anlamında sosyalist düşüncenin temel bazı isimleri ele alınacaktır. Söz konusu çerçeve uyarınca öncelikle St. Simon, Fourier ve Owen özelinde "Ütopik Sosyalizm" üzerinde durulacaktır. Bu sosyalist geleneğin genel özellikleri, alternatif toplum önerileri ve "ütopik" sıfatına layık görülmelerinin gerekçeleri tartışılacak ve sonrasında Marx örneğinde ele alınacak olan "bilimsel sosyalizm"e mirasları değerlendilecektir. Marx ise kapitalist toplumsal ve ekonomik yapının başlıca eleşticilerinden biri olma vasfı ile değerlendirilecek ve bir yandan kapitalizme eleştirilerinin yerindeliği ve geçerliliği, diğer yandan ise ortaya koyduğu teorik yapının siyaset felsefesine katkısı çerçevesinde üzerinde durulacaktır


  • 12
    Sadece 12. konuyu göster

    Postmodern Dönemde Siyasal-Sosyal-Kurumsal Yapı, Yöntem ve Teoriye Dair

    XX. Yüzyıl’ın son çeyreğinde öncelikle sanat ve edebiyat alanlarında görülmeye başlayan postmodernizm çok geçmeden felsefe ve sosyolojide belirgin bir yaklaşım haline gelmiştir. Bu bölümde felsefi postmodernizm ele alınacaktır. XX. Yüzyıl’da gerçekleşen büyük insanlık dramları ve mekanik dünya anlayışında gedikler açan yeni bilimsel teoriler paralelinde gelişen reaksiyoner felsefi akımlar postmodernizmin temellerini oluşturmuşlardır. Felsefi postmodernizmin belki de en önemli özelliği ister siyasi, ister dini, isterse de toplumsal nitelikli bütün küresel, kapsayıcı dünya görüşlerine itiraz etmesidir. Modern bilim ve modern ideolojilerin hepsi aynı kefeye koyulup bunların tamamı nesnel olma iddiasında olan, aşkın ve bütünselleştirici üstanlatılar oldukları gerekçesiyle reddedilir. Postmodernizm bilimsel aklın evrenselliğini reddederek çoğulcu bir siyaset teorisinin ifade edilebilmesinin önünü açar. Bu, her bir toplum için küçük anlatılara ve yerel adetlere dayalı siyasal ve etik değerlerin oluşturulması anlamına gelir. Böylece hem sosyal bir örgütlenme olarak hem de geleneksel olarak dışlanan gruplar postmodern çeşitliliğe duyulan saygı ile yeniden topluma katılırlar.


  • 13
    Sadece 13. konuyu göster

    Postmodern Düşüncenin Öncüleri: Friedrich Nietzsche ve Sigmund Freud

    XIX. Yüzyıl’ın son çeyreği ile XX. Yüzyıl’ın ilk yarısı, erken dönem moderniteye karşı felsefi bir başkaldırının da tohumlarını içinde barındırmıştır. Bu açıdan Nietzsche ve Freud postmodernizmin habercileri arasında yer alırlar. Örneğin, Nietzsche Sokratesçi mantıksal temelli evrensel bilgi arayışının bir yanılsamadan ibaret olduğunu iddia eder ve ardından modern ahlakın köle ahlakı olduğunu iddia ederek, üstün insanın yeni ahlaki standartlarını yaratacağını ileri sürer. Ona göre, evrensel kurallar yerine tarihsel küçük anlatılar vardır. Dünya biricik tecrübelerden oluşan bir kaos ortamından oluşur ve bir düzen sergilemez. Düzenler insanların yanılsamalarıdır. Modern insanın çoğunluğu bu yanılsamaları alışkanlıkla kabul eder ve onları sorgulamaz. Oysa olması gereken “üstün insan”ın dünyanın bu tarihselliğini kabul edip, kendi ahlakını oluşturmasıdır. Nietzsche’nin ardından Freud, rasyonel olduğu kabul edilen insan bilincinin aslında bilinçaltı dürtüler tarafından yönlendirildiğini güçlü bir şekilde savunarak, modern medeniyetin kültürünün insanın mutluluğu ile sürekli bir çatışma içinde olduğunu ileri sürmüştür. Freud’a göre bu çatışma kapitalist toplumun da sonunu getirecektir. Ancak Freud bu çatışmadan kurtulabilmemiz için herhangi bir yol göstermez.


  • 14
    Sadece 14. konuyu göster

    Dönemin Değerlendirilmesi ve Kapanış

    Dersimizin başında Antik Yunan’da temel siyasal kurum olan polisin insanları erdemli bir yaşama yönelteceği ve bu yolla mutluluğa ulaşılacağının iddia edildiğini görmüştük. Orta Çağ’da ise hayatın vahiy yolu ile kavranmaya çalışıldığını ve erdemli yaşama dini öğretilerin takip edilmesi ile ulaşılacağı inancını gördük.  Mükemmeliyetçi bir ahlak anlayışı üzerine inşa edilen mükemmeliyetçi bir siyaset anlayışının varlığı, bu kez ilahi bir din temelinde olmakla birlikte, bu yeni dönemde de devam etmektedir. Modern dönemde ise akıl yoluyla keşfedilebilecek veya vahiy yoluyla öğrenilebilecek objektif, tüm bireyler için geçerli “mükemmeliyetçi” bir iyi hayat anlayışından bahsetmek mümkün değildir.  Klasik paradigmadan bu kopuşun temelinde büyük ölçüde modern düşünürlerin insan doğasına ilişkin karamsar görüşlerinin yattığı söylenebilir. Bu yeni bakış açısının öncülerinden Machiavelli’ye göre insanlar esasen kötüdür ve kişisel çıkar arayışı tarafından güdülenirler. Bu sebeple insan toplumu, daha ziyade, insanların kendi çıkarlarının en iyi toplum halinde yaşamaktan geçtiğini farketmelerinin ürünüdür. Modern dönemde erdemli hayatın yerini adaletin aldığı görülmektedir. Artık doğaya uyumlu yaşama anlayışı yerine insanların adaletin kurallarını izleyerek birbirlerinin haklarını çiğnemedikleri ve dolayısıyla toplumsal çatışmayı en aza indirdikleri bir anlayış hakimdir.  Bu dönemde aklın ilkelerine dayanarak toplumun yeniden şekillendirilebileceğine olan inanç artmıştır. Rousseau’nun sözleşme kuramı ya da Marx’ın komünizmi bu çabalara örnek gösterilebilir. Bu gelişmelerin karşısında aklın bu hükümdarlığına meydan okuyarak onun sınırlılıklarını dile getiren yazarlar da ortaya çıkmıştır. Örneğin Burke toplumların evrimsel gelişiminin karmaşıklığına vurgu yaparak geleneksel kurumları rasyonalist yeniden inşalar karşısında korumuştur. Akla karşı gelişen bu ilk karşı çıkışlardan sonra Nietzsche ve Freud insanlığı postmodern çağa hazırlamışlardır. Aklın ve büyük anlatıların sert bir eleştiriye tabi tutulduğu bu dönemde, küçük anlatılar, kültürel farklılıklar, gerçekliğin birden çok doğruları ve çok kültürlülük üzerine durulmuştur.