Haftalık özet

  •  
     

    Avrupa Uygarlığı, 1648-1945

  •  
    Sadece 1. haftayı göster

    Giriş

    Bu ders, Avrupa Tarihi’nin 1648’den 1945’e kadarki dönemini ele almaktadır. Dersin okumaları, tarihsel metinler  ve romanların yanı sıra filmleri de içermektedir. Ele alınan dönem, çok büyük tarihsel olayları ve “büyük adamları” kapsıyor olsa da dersin esas vurgusu uzun dönemli tarihsel süreçlere ve çoğunlukla resmi tarihlerden dışlanmış halk ve grupların deneyimleri üzerine olacaktır. Ele alınacak temel meseleler arasında devlet gücünün pekiştirilmesi, kimliklerin oluşumu, dil ve ulusal bağlar ve iktisadi değişimin etkileri sayılabilir.

  •  
    Sadece 2. haftayı göster

    Mutlakiyetçilik ve Devlet

    Mutlakiyetçiliğin Avrupa’da yükselişi on yedinci yüzyılın ilk yarısındaki din savaşlarının ve özellikle de Otuz Yıl Savaşları’nın yarattığı güvensizlik çerçevesinde anlaşılmalıdır. Bu çatışmaların yarattığı daha önce eşi benzeri olmayan bir vahşet ve yıkımla karşılaşan Avrupalı soylular ve toprak sahipleri, gittikçe artan bir şekilde korunma garantisi karşılığında bağımsızlıklarını tek başına ve çok güçlü kralların iktidarına terk etmeye rıza gösteriyorlardı. Devlet gücünün sağlamlaştırılması sürecinin sonuçları arasında büyük sabit orduların ve bürokrasilerin oluşturulması, yerel yönetim ayrıcalıklarının kısılması ve uluslararası hukukun doğuşu sayılabilir.

  •  
    Sadece 3. haftayı göster

    Hollanda ve İngiltere'nin İstisnai Durumu

    Büyük Britanya ve Hollanda’nın mutlakiyetçi yönetimi benimsemek konusunda neden on yedinci yüzyılın diğer büyük Avrupa devletlerini takip etmediklerini açıklamak için birkaç sebep sayılabilir. Bunlar arasında en önemlileri, merkezi otoriteden bağımsızlığını korumak konusunda çıkarı olan nispeten büyük bir orta sınıfın varlığı ve sırasıyla İngiliz İç Savaşı’na ve İspanya’dan bağımsızlığın elde edilmesine uzanan ulusal direniş gelenekleridir. Mutlakiyetçilik karşıtlığı her iki ülkede de ulusal kimlik duygusunun bir parçasıydı ve yaygın Katolik-karşıtlığıyla ilintiliydi. Resmen Protestan olan Hollandalılar, özellikle XIV. Louis’nin ve Büyük Frederick’in saltanatlarıyla özdeşleşmiş olan savaşçı siyasetten ve savurganlıklan fazlasıyla kopuk bir ademi merkeziyetçi ticari faaliyet kültürüne sahipti.

  •  
    Sadece 4. haftayı göster

    Büyük Petro

    Büyük Petro’nun tarihsel önemi sadece onun askeri hırslarından ve Rus İmparatorluğu’nun onun nezaretinde büyük çapta genişlemesinden değil, aynı zamanda Rus kültürüne laik, Batı gelenek ve fikirlerini sokmak konusundaki çabalarından kaynaklanıyor.  Dillere düşmüş gaddar kişiliğine rağmen, Petro’nun bilim ve modern entelektüel meseleler konusundaki hevesi, Rusya’nın hem Batı’yla olan ilişkisi hem de iç siyaseti üzerinde kalıcı bir iz bıraktı. Petro’nun saltanatı sırasında Batıcılar ve Slav sempatizanları veya yabancı etkilere karşı koyanlar arasındaki mücadelenin, Rusya’da  bugün bile hala geçerli olduğu söylenebilir.

  •  
    Sadece 5. haftayı göster

    Aydınlanma ve Kamusal Alan

    Aydınlanma’nın en önemli felsefi projeleri Mostesquieu, Rousseau ve Voltaire gibi bireysel düşünürlerin isimleriyle özdeşleştirilirken, Devrim’e giden yıllarda Fransa’daki kültürel dönüşüm aynı zamanda kamusal alan ve popüler basın çerçevesinde anlaşılmalıdır. Diderot’nun Ansiklopedisi’yle ilişkisi olan bu gibi aydınlanmacıların yanı sıra bir de şöhret veya bir parça servet elde etme hevesi olan daha kü*** çaplı broşür yazanlar ve karalayıcı yazılar yazanlar vardı. Bu sonraki grubun yazdıkları genellikle müstehcen ve edebi değerden yoksun şeylerdi; ama bunlar yine de büyüyen okuryazar kamu oyununun nazarında monarşinin “kutsallığının yıkılmasına” katkıda bulundular.   Avukatların dava özetleri, tabloid gazeteler ve pornografik romanlar, monarşinin kutsal güce olan iddiasını ortadan kaldırmak konusunda hep birlikte bir rol oynarken aynı zamanda Devrim için büyük bir itici güç görevi yapacak despotizm eleştirisinin gelişmesine katkıda bulundular.

  •  
    Sadece 6. haftayı göster

    Maximilien Robespierre ve Fransız Devrimi

    Robespierre’in münzevi kişisel hayatı ve ciddi siyasi angajman felsefesi, bazılarınca onun zorluklar içinde geçen çocukluğuna atfedilir. Bir devrimci olarak, onun en önemli görüşlerinden bir tanesi, Devrim’in sadece Fransa’nın ülke dışındaki düşmanları tarafından değil aynı zamanda ülke içindeki karşı devrimciler tarafından da tehdit edildiğiydi. Bu sonraki başlık altında iki ana grup toplanıyordu, kentli merkantalistler ve kırsal köylüler. Dini bağlılığın göreceli gücü, neden Fransa’nın bazı bölgelerinin monarşiyi savunmak için ayaklanırken, diğerlerinin Devrim’i desteklediğini açıklayan ana faktördür.

  •  
    Sadece 7. haftayı göster

    Napolyon

    Napolyon’un hayatını anlamanın bir yolu onun Korsika kökenlerine dikkatli bir şekilde bakmaktan geçer. Her ne kadar Napolyon daha önceleri kendisini Korsika adasıyla tanımlayıp daha sonraları bunu Fransız kimliğinin lehine inkar ettiyse de, onun pek çok hareket ve davranışı Korsika kültürünün klişeleşmiş özellikleriyle uyum göstermektedir.  Genel harp dönemini Napolyon mu başlattı? Son dönemde yayınlanmış bir kitapta sorulan bu soru tartışmaya açıktır. Bir yanda Devrim’in şiddeti ve Napolyon Savaşları, Otuz Yıl Savaşları’nın yarattığı yıkımın karşısında tek başına yıkıcı gözükmeyebilir; diğer yanda, siviller ve savaşanlar arasındaki farklılıkların azalması ve de devlet kaynaklarının geniş çaplı bir şekilde savaş için seferber edilmesi, genellikle II. Dünya Savaşı ile özdeşleşmiş olan modern genel harp kavramının önhabercisi oldu.

  •  
    Sadece 8. haftayı göster

    Endüstri Devrimleri

    Endüstri Devrimi uzun bir zamandır özellikle İngiltere başta olmak üzere bazı ülkelerin hızlı bir şekilde yenilikler gerçekleştirip ilerleme kaydettiği diğerlerinin de geride kaldığı kesin bir kırılma noktası olarak kabul edilmektedir. Bu tarz bir yaklaşım bir çok tarihçinin Fransa gibi ülkelerde daha yavaş gerçekleşen sanayileşme sürecini ve yeni makineleşme biçimlerinin yanında ayakta kalabilen eski zanaat üretim yöntemlerini gözardı etmeye sevk etmiştir. Sanayi Devrimi’ni anlamak için Tarımsal Devrimi de hesaba katmak gerekir; bu ikiz gelişmenin sonuçları kentsel büyüme ve kırsal emekçilerin “proleterleşmesini” içermektedir. İşçilerin açısından sanayileşmenin sonuçları arasında endüstriyel disiplinin dayatılması ve sanayi emekçisinin daha etkin bir şekilde sömürülmesini sağlamak üzere tasarlanmış Taylorizm gibi planların ortaya çıkışı sayılabilir.

  •  
    Sadece 9. haftayı göster

    Orta Sınıflar

    On dokuzuncu yüzyıl Avrupa’da bir çok açıdan burjuvazinin doğuşuyla eş anlamlıdır. Yine de bu hakim orta sınıfın homojen bir grup olarak görülmesi yanıltıcıdır; bu yüzyılın daha doğru bir şekilde birden fazla orta sınıfın doğuşu bağlamında tanımlanması daha makuldur. Bu grubu içeren sınıfları mülkiyete dayalı bir güç arayışı biraraya getirmişti; yoksa aralarında göze batan farklılıklar vardı. Bundan dolayı burjuvaziyi aç gözlü cahil olarak niteleyen dönemin klişeleri ayrıştırılmalıdır. İşçilerine olan yaklaşımları açısından bir çok kapitalistin gerçek, gözardı edilemez derecede acımasızlığın yanı sıra, orta sınıflar aynı zamanda ilk gönüllü hayır cemiyetlerinin öncülüğünü yaptılar, kamusal eğitimin kapsamını genişlettiler ve etkin doğum kontrolünün gelişimine esin kaynağı oldular.

  •  
    Sadece 10. haftayı göster

    Halk Hareketleri

    Halk protestosu şeklinde kendini gösteren toplu şiddet, on dokuzuncu yüzyıl boyunca insanların kapitalizmin ve devletin genişlemesine karşı koymak için başvurdukları başlıca yöntemlerden bir tanesiydi. Bu protestonun içeriği üç farklı ama birbiriyle bağlantılı örnekle  gözler önüne serilebilir: yüzyılın ilk yarısında bütün Avrupa’da baş gösteren buğday isyanları, İngiltere’deki efsanevi karakter Kaptan Swing ve Fransa’daki Ariège’in Demoiselleri. Bu hareketler en sonunda sermaye ve devlet gücünün kuvvetleri tarafından bastırılmış olsalar da, emekçi halklar yani tarihin “geriye kalanları” tarafından halkın adaleti fikrini kabul ettirmeye yönelik birer hareketi temsil ediyorlardı.

  •  
    Sadece 11. haftayı göster

    Niçin 1848’de İngiltere’de Devrim Olmadı?

    Devrimler, ciddi bir halk kitlesi, hükümet üzerine belli bir takım taleplerini dayatmak üzere bir araya geldiğinde gerçekleşirler ve her zaman halkın siyasi sürece katılımını artırmayı hedeflerler. Neredeyse bütün büyük Avrupa uluslarının her birinin devrimci başkaldırıyla karşılaştığı yıl olan 1848 hakkındaki asıl sorulardan bir tanesi, sosyal gerginliklerin varlığına rağmen İngiltere’nin neden kendi devrimini yaşamadığıdır. Bu tarihsel gerçeği açıklayan iki önemli sebep vardır: birincisi, reformcu siyasi önlemlerin başarılı olması ve şiddet yanlısı olmayan bir Chartist (reformcu) hareketin var olması; ikincisi de saygınlık kavramı üzerine kurulmuş bir İngiliz öz-kimliğinin şekillenmiş olmasıdır. Bu sonraki süreç İngiltere’nin kültürel olarak “Öteki” kabul ettiği İrlanda’ya karşı gerçekleşti ve sonraki etkilerini yirminci yüzyıla değin İngiliz-İrlanda ilişkilerinde görmek mümkündür.

  •  
    Sadece 12. haftayı göster

    Ondokuzuncu Yüzyıl Kentleri

    On dokuzuncu yüzyıl daha önce eşi benzeri olmayan boyutta bir kentleşme sürecine tanıklık etti. Bu süreçte kentlerin nüfusunda genel nüfusun büyümesine oranla daha fazla artış yaşandı. Bu büyümenin esas sonuçlarından bir tanesi, burjuvazi ve üst tabaka sınıfların aynı işçiler gibi kapalı mekanlarda yaşamaya zorlandığı bir sınıfsal ayrışma süreci oldu. Önemle belirtilmesi gereken nokta, bu durumun, Avrupa’da emekçi sınıfların çoğunlukla şehirlerin banliyölerinde Amerika’da ise çoğu kere şehrin tam merkezinde yaşaması gibi zıt sonuçlar doğurduğudur. Yoğunlaşan kent nüfusunun yaşadığı gözle görülür hijyenik sorunlar, kentin kendisinin bir biyolojik organizma olarak görülmesine yol açarken, yüksek sesle telaffuz edilen bir hastalık ve çöküntü söylemi, kentlerin büyümesine eşlik etti. İkinci İmparatorluk sırasında Baron Hausssmann’ın Paris’i imarı, kentsel gelişim, kapitalizm ve devlet gücünün birbiriyle içiçe geçmesinin klasik bir örneğidir.

  •  
    Sadece 13. haftayı göster

    Milliyetçilik

    Yirminci yüzyılda yaşanan pek çok etnik ve ulusal çatışmanın ışığında bakıldığında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun 1918 yılında dağılması, o kadar uzun süre ayakta kalması gerçeğinden daha az şaşırtıcı görünmektedir. Ulusal kimlik insanların olmazsa olmaz bir özelliği değildir; bu kimlik, Avrupa’da bir çok örnekte görüldüğü gibi nispeten yeni bir icattır. Bu itibarla, ulusal cemaatlerin tanımlanabilmesini veya, Benedict Anderson’un deyimiyle, tahayyül edilebilmesini sağlayan bir çok farklı özellik vardır. Din ve etnisitenin yanında, dil, bireylerin  kendilerini soyut cemaatlerle hayali olarak kimliklendirmelerini şekillendirmede özellikle önemli bir rol oynamıştır. Belçika ve İsviçre gibi birden fazla dil ve kültür grubunu tek bir ulusal cemaat içinde birleştiren modern ülkelerde görüldüğü gibi tek bir faktörün kendi başına kimlik oluşumunu sağlaması gibi bir durum söz konusu değildir.

  •  
    Sadece 14. haftayı göster

    Radikaller

    On dokuzuncu yüzyılda sosyalizm iki farklı düşünce akımına ayrıldı: reformcu ve devrimci. Reformcu sosyalistler Devlet’i oy vermek gibi yasal faaliyetlerle değiştirmeye inanırken, devrimci sosyalistler bu yöntemleri yetersiz, hatta statükoyu korumak yönünde suç ortağı olarak görüyorlardı. Sol kanat siyasi düşünce yelpazesi boyunca sendikalistler ve anarşistler Devlet’in içeriden reform edilemeyeciği inancını paylaşıyorlardı. Bazı durumlarda bu inanç, eylem yoluyla propaganda denilen şiddet hareketlerine yol açtı. Émile Henry isminde bir Fransız anarşist, resmi hedeflerden ziyade sivilleri hedefleyen ilk militanlar arasındaydı; bu itibarla kendisi ilk modern teröristlerden biri olarak kabul edilebilir.

  •  
    Sadece 15. haftayı göster

    Emperyalistler ve İzciler

    On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Yeni Emperyalizm tabir edilen Avrupa’nın sömürgeci yayılımındaki patlamanın, üç temel sebepten kaynaklandığı söylenebilir; önemi itibarıyla artan şekilde sıralayacak olursak: dini yaymak, kâr ve imparatorlukların arasındaki siyasi strateji. Sonuncu nokta bağlamında, emperyalizmden kaynaklanan çatışmalar, Birinci Dünya Savaşı’nın zeminini hazırladı. Askeri ve sanayiyle ilgili sonuçlarının yanı sıra, emperyalizm, aynı zamanda emperyal güçlerin kendi vatandaşları arasında hedeflerine desteği güçlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir kültürel programın yolunu açtı. Afrika ve Asya’yı kapsayacak şekilde Amerikan Sınır Boyu efsanesi üzerine yeni baştan kurgulanan İzcilik kurumunun ortaya çıkışı, bu tür bir programın örnek bir şeklidir.

  •  
    Sadece 16. haftayı göster

    Büyük Savaşın Gelişi

    Yirminci yüzyılın ilk yıllarında büyük savaşın elinin kulağında olduğuna dair ortak bir görüş varsa da bu savaşın alacağı olası şekil konusunda benzer bir ortak görüş yoktu. Sadece I. Dünya Savaşı’nın yaratacağı kıyımları değil, aynı  zamanda ortaya çıkacak ittifakların içeriğini de tasavvur etmek güçtü. Aslında, 1900 yılında bir çok insan Fransa ile İngiltere arasında işbirliğinden ziyade çatışma olacağını tahmin edebilirdi. Fransa ile İngiltere arasında ve Fransa ile Rusya arasında nihai bir ittifakın ortaya çıkmasının sebepleri, esas olarak iktisadi ve jeopolitik gelişmelerde yatmaktadır. Kültürel kimlik özellikle Fransa ve Almanya arasındaki ilişkilerde önemli bir rol oynadı. Alsas-Loren bölgesi, Büyük Savaş’ta mücadele konusu olacak milliyetçilik ve tahayyül edilen kimlik sorunları için bir pota oluşturdu.

  •  
    Sadece 17. haftayı göster

    Siperlerdeki Savaş

    Almanya’nın hücum stratejisinin başarısızlığa uğramasıyla I. Dünya Savaşı, siperlerin önemli rol oynadığı bir savunma savaşına dönüştü. Siperlerin ve dikenli tellerin kullanımı, yeni ve daha öldürücü ağır silahların mevzilerde kullanımıyla birleşince, kazananın olmadığı fazlasıyla kanlı durumların ortaya çıkmasına yol açtı. Bu ortaya çıkan durumun yarattığı ümitsizlik, yenilgiyi kabul etmişlik veya ideolojik sebeplerden değil siper savaşının katışıksız korkusundan dolayı  Fransız tarafında bir çok askeri isyana yol açtı. Daha önce eşi benzeri görülmedik sayıdaki kayıplar yüzünden, I. Dünya Savaşı, savaşan ulusların kültürel hafızasında karşı konulmaz biçimde derin bir iz bıraktı.

  •  
    Sadece 18. haftayı göster

    Hafıza Mekânları, Yas Mekânları

    I. Dünya Savaşı’nın sonuçlarından bir tanesi, Avrupa’nın, yirminci yüzyılda Amerika’ya göre farklı bir savaş anlayışına sahip olmasıdır. I. Dünya Savaşı’nın kıtada ve İngiltere’de yaşanmış olduğunu hatırlamak için en önemli yollardan bir tanesi anma merasimleridir. Hafıza alanları, hem kitle-yayın teknolojileri hem de eski anma şekilleri vasıtasıyla, savaşın daha önce eşi benzeri olmayan sonuçlarıyla hem bireysel hem de siyasi olarak yüzleşmeyi sağlayacak fırsatlar sunmuştur. Bu alanların etkisi, orduların öneminin yerini sosyal refah politikalarına bıraktığı birleşik Avrupa’da bugün bile hâlâ hissedilmektedir.

  •  
    Sadece 19. haftayı göster

    Romanovlar ve Rus Devrimi

    Otokrasinin devrilip geçici bir hükümetin kurulduğu Şubat 1917 Rus Devrimi’yle aynı yılın Ekim ayında gerçekleşen Bolşevik Devrimi arasındaki dönem, devrimsel süreçlerin işleyişine dair öğretici bir örnek sunmaktadır. Bu arada, II. Nikolas ve karısı Alexandra’nın kaderi, Rusya’da yarışan siyasi gruplar arasındaki güç mücadelesine bağlıydı. Nikolas ölümüne değin Rus halkının onu, ellerinde tutanlardan kurtaracağına inanıyordu. Böyle bir düşüncenin hayalden ibaret olduğu anlaşılacaktı; liberal, sosyalist ve bazı Bolşeviklerin onun mahkemeye çıkarılabilmesi için verdikleri çabalar, Çar Nikolas’ı, tarihin onun hakkında verdiği hükümden kurtarmak konusunda başarısız olacaktı.

  •  
    Sadece 20. haftayı göster

    Doğu Avrupa’nın Mirasçı Devletleri

    I. Dünya Savaşı’nın yeni bir barış dönemini müjdelediği konusundaki “Büyük Yanılsama”nın aksine, iki savaş arası dönemin, 1914’ten 1945’e uzanan bir Otuz Yıl Savaşı’nın parçasını oluşturduğu düşünülebilir. Versay Antlaşması’nın sonrasında,  yeni sınırlarından dolayı tedirginlik içinde olan revizyonist güç olarak tabir edilen devletleriyle, Avrupa gerçek anlamda ve şeklen ikiye bölündü. Versay’da çok önemli ve sonucu açısından en kötü tartışmalardan bir tanesi etnik çoğunluğa sahip devletlerin kimliğiyle alakalıydı. Avrupa’nın bu yeni paylaşımına tepki duyan bu uluslar için, etnik azınlıklar ve özellikle de Yahudiler uygun bir günah keçisi oldular. Orta ve Doğu Avrupa’da azınlık grupların yaşadığı eziyet ve zulüm, II. Dünya Savaşı’nın katliamlarına zemin hazırladı.

  •  
    Sadece 21. haftayı göster

    Stalinizm

    Stalinizm’i incelerken esas sorulardan bir tanesi onun suistimallerinin halihazırda Rus Devrimi’nin ilk yıllarında var olup olmadığıdır. Arşiv bulguları bunun kısmen doğru olduğunu ortaya koyuyor; daha henüz ilk yıllarında Sovyet Rusya, sadece adilane olmayan yollarla, yani emek harcamadan kazanç sağladığına inanılanlara değil, aynı zamanda Rus olmayan etnik gruplara da eziyet çektiriyordu. Kendisi etnik olarak Rus olmayan Stalin, kendisini ulusal kimliğin özümsenmesine ve herkesin kendisini Sovyet Devleti’yle özdeşleştirmesine adamıştı. Bu kararlılık, paronoyaklıkla birleşince “istenmeyen” veya siyasi olarak şüpheli kabul edilen unsurların dışlanması yoluyla devleti güçlendirmeyi hedefleyen infazlara ve sürgünlere yol açtı. Ekonomik zorlukların ve şiddet yoluyla ayıklamaların yaşandığı yıllar boyunca Sovyet söylemi, o dönemde yaşanan acıları meşru kılmak için sürekli olarak onurlu bir geleceğe vurgu yapıyordu. Böyle bir geleceğin bir çok açıdan bir yanılsamadan ibaret olduğu ortaya çıkacaktı.

  •  
    Sadece 22. haftayı göster

    Faşistler

    Nazi Almanyası tarafından  işlenen suçların daha önce eşi benzeri yoksa da, Adolf Hitler kendisi bir çok açıdan tipik bir kişiliğe sahipti. Vasat olduğu anlaşılan yetenekleriyle aylakça geçen bir gençlikten sonra siyasi kariyeri ve ateşli nefretleri I. Dünya Savaşı deneyimiyle şekillendi. Almanya’da da, başka yerlerde de faşizmin yükselişi, savaş sonrasının tepki dolu ve istikrarsız iklimi çerçevesinde anlaşılmalıdır. Almanya’nın içinde bulunduğu iktisadi kriz özellikle orta sınıfların Nasyonal Sosyalizmi herkesten önce desteklemelerine yol açtı. Bu nefret hali, gittikçe artan bir şekilde azınlık nüfusa ve özellikle de Yahudilere  karşı  ayrımcılık şeklinde kendisine hazır bir uygulama alanı bulacaktı. Nazizm’i daha genel bir aşırı sağ kanat ve faşist siyasi düşünce dalgası temelinde ele alırken, Üçüncü İmparatorluğun politikalarının Alman halkının çoğunluğu tarafından sadece bilinmekle kalmadığının aynı zamanda onlar tarafından tasvip de edildiğinin farkında olmak önemlidir.

  •  
    Sadece 23. haftayı göster

    II. Dünya Savaşı’nda İşbirliği ve Direniş

    II. Dünya Savaşı sırasında Fransa’da ve başka bazı ülkelerde de işbirlikçilik meselesine dair öne çıkan efsanelerden bir tanesi, yerel işbirlikçilerin bunu kendi iradelerinin dışında veya daha büyük katliamları önlemek için yaptıklarıdır. Aslında, bir çok Fransız, Belçikalı, Macar, Polnyalı, Hollandalı ve diğerleri gönüllü olarak ve hevesli bir şekilde işgalci Almanlarla işbirliği yaptılar. Semitizm karşıtlığı ve yabancı düşmanlığından esinlenen bu işbirlikçilik, çoğu zaman Yahudi vatandaşların, komünistlerin ve başka bazı grupların vahim boyutta eziyete uğramalarına yol açtı. Fransa, isteksiz işbirliği efsanesinin yanı sıra, kısmen muzaffer Charles de Gaule tarafından başlatılan geniş çaplı direniş efsanesiyle de yüzyüze gelmek zorunda kalmıştır. İşbirliği ve direnişe dair pek çok soru daha önceden işgale uğramış Avrupa ülkelerinde bugüne değin hâlâ çözüme kavuşmamış bir şekilde durmaktadır.

  •  
    Sadece 24. haftayı göster

    Komünizmin Çöküşü ve Küresel Tehditler

    Sovyetler Birliği’nin parçalanması bir dizi sebepten kaynaklanmaktaydı. En önemli üç tanesi Sovyetler Birliği’nin güdümündeki devletlerin içindeki milliyetçilik, demokratik muhalefet hareketleri ve iktisadi krizdir. Bu etkenlerin yanında, Mikhail Gorbaçov’un rolü de hiçbir şekilde küçümsenmemelidir. Onun Komünizmi reform etmek girişimi reddedilmiş olsa da, Sovyet başbakanı olarak reformcu duruşu katıksız bir siyasi muhalefetin yolunu açtı. Avrupa’nın karşılaştığı büyük tehditlerden bir tanesi, 1990’larda Balkanlar’da şiddetli bir şekilde patlamış bir sorun olan etnik milliyetçilikten kaynaklanıyordu. Göç ve insan haklarının savunulması bugün, Amerika Birleşik Devletleri’nin de, Avrupa’nın da karşısındaki en önemli iki sorundur.